Demokrat Eğitimci
Sacit ÖZTÜRK
Facebookta Paylaş Makale Listesi
ESKİ VE YENİ09 Aralık 2020 Çarşamba

Birkaç gün önce, bir televizyon kanalında,

Üç katılımcı tartışıyordu.

Birisi, sürekli eski Türkiye diyordu.

Eski Türkiye’de Aşık Veysel’i,

Ankara’ya sokmadılar dedi.

Şaşırmadım.

Eski Türkiye’de Veysel’i Ankara’ya sokmamışlar, diyordu.

Yeni Türkiye’de de,

Maden işçilerinin,

Baro başkanlarının,

Ankara’ya sokulmadıklarını, unutmuşa benziyordu.

Bizlere düşünmeyi öğretmemişler.

Düşünmeye çalışanlar da ya zindanlarda çürüdü, ya da darağacında can verdi.

Daha ilkokuldayım.

Evde telefon çaldı.

Koştum, açtım.

Babamın okul arkadaşı, Kerim amca,

O da babam gibi öğretmen.

Çocukluğumuzun öğretmenleri işte,

İki söz arasında hemen birkaç soru.

Her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor.

Telefonda hemen sınav başladı.

Zafer, İstiklal marşımızı kim bestelemiştir?

Zafer, Konya’nın plakası kaç?

Hepsini yanıtlıyorum.

Yine bir gün soru silsilesinin ardından,

O zaman bana çok garip gelen bir soru sordu;

Zafer, on yumurta kaç öğretmen eder?

Şaşırıyorum.

O nasıl soru Kerim Amca?

Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor.

Bak, diyor.

Okulun akıllısı, Zafer,

Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte.

Telefonu babana ver.

Sonra da babana sor.

O sana yanıtını verir.

Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum;

Baba, kerim amcam sordu.

On yumurta kaç öğretmen eder?

Babam da gülmeye başlıyor.

Ardından, gülerek başlayan,

Ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor.

Kastamonu’nun Taşköprü İlçesinin,

Yaklaşık yirmi kilometre güneyinde,

Yan yana iki orman köyü var.

Boşnak köy ve Armutlu.

Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur.

1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında,

Bu iki köyün en çalışkan öğrencisi Ali ile Kerim,

Birkaç yıl içinde öğretmen okuluna dönüşecek olan,

Köy Enstitüsü sınavına katılmak için,

İlçe merkezine doğru yola çıkarlar.

Tabii yürüyerek.

Ali’nin elinde bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var.

Evde para olmadığından, annesi İlçede satıp,

Sınav için lazım olan kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için,

Bu on yumurtayı,

Biraz kendi evinden biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş.

Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan,

Kerimde o da yok.

Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp,

Bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak,

Bir kalem bir de silgi alıyorlar.

Kalemi ve silgiyi bölerek paylaşıyorlar,

Sınava giriyorlar.

İkisi de başarmıştır.

Ancak bilmedikleri bir şey var.

Sınav iki gün.

Bu iki küçük çocuk, sınava girip akşam evlerine dönmeyi düşünürken,

Şimdi Hükümet konağının önünde,

Nerdeyse ağlamaklı, geceyi nerede geçireceklerini bilmeden,

Bir aşağı bir yukarı yürümekte..

Cadde üzerindeki evlerden birinde,

Bu iki köylü çocuğuna merakla bakan bir kadın ,onları eve çağırır.

Durumu öğrenince, onları doyurur.

Akşam eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler.

İkinci gün de sınav başarılıdır.

Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt,

Ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı.

İşte on yumurtanın iki öğretmen ettiğini, bu hikayeden öğrenmiştim.

Babam öykünün sonunu şöyle bağladı;

Bak oğlum,

Köyden on yumurta ile çıkan çocukların,

Öğretmen, Subay, Mühendis, Milletvekili,

Hatta Cumhurbaşkanı olabildiği yönetime,

Cumhuriyet denir.

Yüzlerce yıldır,

Köy yerindeki tek geçim kaynağı çiftçilik.

Aşık Veysel yedi yaşında kör olur.

Oğlunun kaderine çok üzülen babası,

Köy odasındaki sazlı sözlü sohbetlere götürür.

‘’Mustafa Abdal Tekke’’sinden kırık bir saz alayım,

Oğlan çalıp söylesin, para kazansın bari diye düşünmüş.

Köyün saz ustalarından dersler aldırmış.

İlk başlarda saz çalıp türkü söylemek istememiş.

Bir süre sonra sazıyla buluşmuş.

Çalıp söylemeye başlamış.

İlk şiirini otuz dokuz yaşında yazmış.

Aşık Veysel’in kaderini değiştiren kişi olarak bilinen,

Ahmet Kutsi Tecer,

1931 yılında Sivas Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atanmış..

Bir süre sonra arkadaşları ile birlikte,

‘’Halk şairlerini koruma derneği’’kurmuşlar.

Hemen ardından ‘’Halk şairleri bayramı’’ etkinliği düzenlemişler.

5 Aralık 1931 tarihindeki etkinliğe, Aşık Veysel de katılmış.

Ahmet Kutsi Tecer’le tanışır.

Bu tanışıklık Veysel’in hayatını değiştirir.

Dernek yöneticileri;

Cumhuriyetin onuncu yıl kutlamaları için,

Aşıkların, şiir yazması teşvik edilmiş,

Veysel’in, bu vesile ile yazdığı şiir beğenilmiş.

Şiiri beğenenlerin ortak fikri,

Veysel’in bu şiirini Ankara’ya gidip,

Atatürk’e bizzat okuması yönünde olmuş.

Ahmet Kutsi Tecer’in ekonomik desteğini alan Veysel,

Bir arkadaşı ile beraber Ankara yollarına düşmüş.

Karakışta, yalın ayak, başı kabak bu iki ozan,

Günlerce süren yolculuk sonucu,

Ankara’ya gelmişler.

Günlerce Ankara’da kalmışlar.

Ankara, o dönem İran Şahı’nı ağırlamaya hazırlanıyormuş.

Bir gün sazına tel almak için gittiği,

Ulus meydanındaki Karaoğlan çarşısı girişinde,

Polisler çevirmiş,

Giremezsin, demişler.

Ankara’da kaldığı süre içinde Mustafa Kemal’le görüşemez.

Şiirini bir gazetede bastırır.

Halkevinde konser verir.

Aldığı para ile köyüne geri döner.

Veysel artık tanınmıştır.

Ahmet Kutsi Tecer’in de yardımıyla,

Köy Enstitülerinde dersler verir.

Eski Türkiye’de Veysel,

Ankara’ya değil Ankara’nın bir meydanına girememiş.

Bugün Ankara’ya yürümek isteyen,

Ermenek ve Soma maden işçileri,

Bırak Ankara’ya gitmeyi,

İlçelerinden bile çıkamıyorlar.

Üç köy çocuğunun birisinin sanatçı, ikisinin öğretmen olması,

Cumhuriyetin bu ülkede yaşayan herkese,

Aynı ölçüde yakın,

Aynı ölçüde uzak olması olabilir mi?