Demokrat Eğitimci
Sacit ÖZTÜRK
Facebookta Paylaş Makale Listesi
BİLİM TRAJEDİDEN BESLENİR 30 Haziran 2021 Çarşamba

1825 yılında, Samuel Morse, karısının hasta olduğunu ve durumunun giderek ciddileştiğini bildiren bir mektup alır.

Ruhunda derin yaralar bırakan bu mektup olmasaydı, bugün “Morse” adı hiçbir şey ifade etmeyecek, belki de telgraf hiç var olmayacaktı.

Mucit olarak anılmadan önce profesyonel bir ressam olarak tanınan Morse,

1810 yılında Yale’den mezun olduktan sonra Londra’ya gitmiş ve çalışmalarına

Royal Academy of Arts’ta devam etmiştir. Şubat 1825'te Morse, Marquis de Lafayette'nin resmini yapmak için Washington'dayken babasından bir mektup alır.

O tarihte mektuplar at sırtında yolculuk etmekte ve bir mektubun sahibine ulaşması çok uzun sürmektedir.

Babasının mektubundan karısı Lucretia’nın ciddi şekilde hastalanmış olduğunu öğrenince çalışmalarını bırakıp, evine koşar.

Ancak eve vardığında çok geç kalmıştır.

Morse’un karısı, üçüncü çocuklarının doğumu sırasında ortaya çıkan sağlık sorunu nedeni ile yaşamını yitirmiştir.

Bu trajik olay Morse’u derinden yaralar. Sonradan kızı Suzan’a yazdığı mektupta Morse ,“Sevgili annenden mahrum kalmanın beni nasıl yaraladığını ve bu yaraların nasıl açık kaldığını bilemezsin” diye yazmıştır.

Ancak Morse’un açık kalan yarası olmasaydı, belki de Morse alfabesi ve telgraf da hiç var olmayabilirdi.

Morse, karısının ölümünün ardından, ressamlık kariyerine birkaç yıl daha devam eder. Ancak bu trajik olay sonrasında aklındaki en önemli mesele, ölüm-kalım mesajlarının uzak mesafelere anında iletilmesi olur.

1832 yılında yeniden Avrupa'ya giderek, elektromıknatıs üzerine çalışan

Charles Thomas Jackson'la çalışmaya başlar.

Morse, hızlı haberleşme sisteminin mümkün olduğuna yürekten inanmıştır.

Kısa bir süre sonra haklı çıkar.

Çalışmaları sonuç verir ve 1844 yılında Morse, Washington ve Baltimore arasındaki ilk telgrafı çeker.

Morse, ilk mesaj için İncil’den alıntı yapar;

"Tanrı ne yaptı?"

Türk topraklarında ilk kez telgraf,

1847 yılında Sultan Abdülmecit zamanında,

Beylerbeyi Sarayı'nda kullanılır.

Bu hüzünlü hikayede de gördüğümüz gibi, bilimin ilerlemesi çoğu zaman ölümlere, savaşlara veya hastalıklara bağlı olmuştur.

•••

Zeka, geniş anlamda beynin algılama hızıdır.

Zeki insan,

Akıllıdır,

Uyumludur,

Dikkatlidir,

Alçak gönüllüdür,

İradesi güçlüdür,

Gerçekleri arayıp bulmak için soru sorandır.

Kurnazlık, doğru olmayanı doğruymuş gibi gösteren, doğrunun peşinde olan aklı yanıltma çabalarının tümüdür.

Kurnazlar;

Kolay sinirlenmezler,

Renk vermezler,

Zavallıdırlar,

Akıllı değildirler,

Çıkar peşindedirler,

Doğruyu aramazlar,

Güç’e taparlar,

Yani akıl ile asla ilgisi yoktur.

•••

İnsanların büyük bir bölümü, akıllı insanların geliştirdiği teknoloji ve oluşturduğu güvenli ortam sayesinde bugün hayattalar.

Beyin algılama hızı yavaş olanların, doğal ortamda hayatta kalabilmeleri mümkün değildir.

Bir de hayatlarını borçlu oldukları insanlara her gün lanet okurlar.

Kafa sallamayı ibadet sayanlar var ya, aklı kullanmayı ibadet saysaydı, bugün kafir dediklerinizin aşısına muhtaç olmazdık.

•••

Paçasından cehalet akan insanların en çok merak ettiği şeylerden biri cennette huri var mı?

Bir diğeri ise yaptığı haksızlığın, hırsızlığın, ahlaksızlığın söylediği yalanın nasıl affedilecek olması.

Burada, inanç sömürücüleri devreye girer.

Kuran kursuna ya da camiye bağışta bulunulmasını ister.

Verir bağışı, alır cennetin anahtarını, hurilerle doya, doya cennetin keyfini çıkarır.

Tüm günahlardan arındığına inanır veya inandırılır.

Her türlü sömürü düzenini insanlar kendileri inşa eder.

•••

Corona virüsün bir de delta varyantı çıkmış.

Virüs bile mutasyona uğrayarak okudu, yazdı, kendini geliştirdi ama bazı insanlar hep aynı kaldı.

Benim öğrencilik yıllarımda Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Müslüman-Hristiyan ayırımı yoktu.

Ya da biz farkında değildik.

Aynı bayrağın altında, aynı sıraya durup, aynı andı okuyup, aynı okullarda okuduk.

Sizin çeşitli sıfatlar yüklediğiniz bu insanların;

Cenazesine gittiniz de sizi mezarlığa mı sokmadılar?

Düğününe gittiniz de sizi düğün salona mı almadılar?

Yoksa;

Bayramlaşmaya gittiğiniz de sizi kapıdan geri mi çevirdi?

Biz büyüdük, kirlendi Dünya.

•••

Bir bebekten bir katil yaratılan düşünce,

Annesinin yerine çay yapmaya giden,

Silahsız,

Genç bir kadına,

Sayısız kurşun şıktı.

Su gibi bir genç kadının,

Kahvaltısı yarım kaldı,

Çayı yarım kaldı,

Bir de hayalleri…

Genç bir kızı vicdan yoksunu, bitten, keneden beter düşünce kopardı hayattan.

Ben kendimi bildim bileli Anadolu insanının başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir.

Hepimizin uğraşı,

Birlikte yaşamanın,

Barış ve kardeşliğin,

Eşitlik ve özgürlüğün,

‘’Anadolu’’ olduğunu bu coğrafyada yaşayanlara anlatmak olmalı.

Çetin Altan nın dediği gibi, ''Batıda düello var, Doğuda pusu, biz doğu ve batı arasında olduğumuz için düelloya davet edip pusu kurarız.'' Velhasıl zor bir coğrafyadayız.

•••

Matruşka bebek gibiler.

Birinin içinden bir başkası çıkıyor.

Nasıl bir kirli ilişkiler ağı kurmuşlar böyle?

İsmail Saymaz, Veyis Ateş’e 10 milyon Euro istedin mi diyor?

Veyis Ateş,10 milyon Euro istemedim diyor,

İsmail Saymaz, ses kaydını dinledim, istiyorsun, diyor,

Sezgin Burak Korkmaz yayına bağlanıp, istedi diyor.

Pişkin pişkin nasıl bakılır,

Demogoji nasıl yapılır,

Sorulara nasıl cevap verilmez,

Tüyü bitmemiş yetimin hakkı nasıl yenilir, öğrendik.

Hukuk uykuda,

Toplumsal muhalefet üç maymunu oynuyor.

Çürüme büyüyor, yalan dağ oluyor.

Müsilaj sadece Marmara denizini mi yutuyor?

Bu arsızlıktan, bu yüzsüzlükten kurtulmazsak,

Müsilaj, ahlakı, adaleti ve geleceğimizi yutacak.

“Bu dünya, herkesin gereksinimini karşılayabilir, ama hiç kimsenin açgözlülüğünü gideremez.” demiş ya Mahatma Gandhi.