BABAMA MEKTUP - 14.2.2018

BABAMA MEKTUP

Şubat ayını hiç sevmem. Yoksulların düşmanıdır…

Henüz 22 yaşında genç bir üniversite öğrencisiyken; bundan tam 26 yıl önce 12 Şubat’ta kaybettiğim babama…

Kokusunu, sesini, küfredişini, sevişini; muhabbetini, yüksek vicdan ve duygudaşlığını unutmadığım babam: Elime kalemi aldığımda ne yazacağını henüz bilemeyen hissiz bir robot gibiydim. Yılların yokluğuna çoktaan alışmış benim, gittikçe uzaklaşan seni değerlendirmesi ne zor şey böyle?! Belki donuk, belki sönmeye yüz tutmuş köz ve kül karışımıyım.

Oysa sözcükler ruhumdan kaleme yansımaya yüz tuttuğunda bir derin sızı hissediverdim. Hem de yüreğimin ortasında ve bu hallerde boğazım düğümlenir hep. Hani sen yıllar önce köydeki buğdayımızı orakla biçtikten sonra Eleksırt yokuşunu tırmanırken anlatmıştın. Babaannem köy kadınıymış. O’na şeker sucuğu aldığında çok sevinirmiş.

Anneni kaybettiğini unutup 1-2 kilo sucuk almışsın. Onu kaybettiğin birden aklına gelmiş bakkalla zor konuştuğunu söylemiştin ya. İşte o an o kadar üzülmüştüm ki nasıl boğazım düğümlenmişti. Aynısı oldum. Şimdi senle iletişim kurmanın tarif edilmez tuhaf büyüsüne yine kapıldım…

Ben hep senin beni gördüğüne, izlediğine inandım. Bazen sen oluyorum. Aynı davranışları sergiliyorum çoğu zaman… Ben de seni yaşıyorum sanki…

Bazen öfkeyle hiddetleniyorum. Çocuklara bağırıp- çağırıp suçluyorum onları. Sonra da gönüllerini almak için çabalıyorum. Sıtkım dar. Hayatın darlıklarından, dar odalardan, dar mekânlardan geldik baba! Bak çevremize yine aynı...

Bir an yumuşuyorum. Sanki dünyanın en iyi en sakin insanı benim. 4 mevsim bir arada Çukurova’yız. İklim, coğrafya içimize işlemiş. Yaz aylarında yine dualarımızda “aman akrep sokmasın Allah’ım” var. Sen gittin gideli Kozan’daki gecekondumuzda annemi akrep sokmuyor. Hani demiştin ya: “Akreplere emir verildi. Sizi rahatsız etmeyecekler bir daha”, Hani bir kere de sana asilik yapan yeğenini gece yarısı akrep soktuğunda hem ilgilenmiş hem de “ulan bu akrebi bulup gözünü öpesim geldi” dediğin geldi aklıma.

Muzipçe gülüyorum. Sen de gülebiliyor musun baba?

Bazen senin normal bir insan olmadığını hatta deli olduğunu bile düşünmedim değil. Biliyorum. Fırsat eşitliği olsaydı kesin profesördün. Okuldan almışlar seni, ağabeyinin rahatsızlığı olmaz olaymış! Çorak topraklar diyarı burası. Coşkun bir sel gibi aksan ne yazar? Kendine hain, kişiliksiz insanların mantar gibi çoğaldıkları yer.

Herkes şartlarının, çevresinin ürünü değil mi?

Aynı tas aynı hamam demiyorum baba!

Yok artık o eski samimiyetler, muhabbetler. Söz bitti sanki! Dağılıyorum! Yüküm artıyor... Boş görüyorum uğraşıları bazen… Sığınıyorum “Allah’ım barışa ve hayra yönelik işler yapmamıza vesile ol”

Adam yok, adam az baba!

“Oğlum eşekler de baba olur; önemli olan babalık sıfatını taşıyabilmek” derdin.

Şimdi babalar var baba değil; evlatlar var evlat değil…

Belki inanmayacaksın ama, bıraksan atayı, dedeyi Deliçay’ın köprüsüne atacaklar var.

Sen ketumdun. Annesine, babasına saygısızlık yapanlara selamı keserdin… Vefa adamıydın. Düşenlerin dostuydun. Şimdi bencil ölü seviciler var baba. Diriyi hiç sevmiyorlar. Mirası seviyorlar baba! Akıl, saygı, inanç azaldı. Görüntü arttı; içerik sıfırlandı. Varsa yoksa mal mülk, gösteriş, maske! Bir ben kaldım demiyorum. Sürükleniyoruz boşlukta baba!

Katırlar mühürdar oldu, merkepler… Orasına girmeyelim. Tadımız hepten kaçacak.

Hani derdin ya “Ulan bıraksalar şu tetanos mikroplarını Allah’ın nefesini de parayla satarlar.” ,

“Allahları, kitapları, Muhammet Mustafaları para olanlar var…”

Kimilerine göre kaç kuruş paran var. O kadar değerin var. felsefe, ahlak, derinlik hiiiç gerek yok!?

Bazen en yanımızdakiler başarının ölçüsünü sadece maddiyat görüyorlar…

Çok şey bilenler, yeni kibirliler türedi baba.

Kimse kimseyi dinlemiyor, herkesin elinde bir telefon, tuş kahramanları! Kalabalıklar içerisinde yalnız kaldık baba!

Herkes herkesi kurnazca kullanmak istiyor. Kimilerinde ar- namus, söz, dürüstlük hiç kalmamış…

Ezo Tuna girdi içeri. En küçük kızım. Onu gördüğümde içime sevinç doluyor. Sen de beni gördüğünde öyle söylermişsin… Dedim ya bazen sen oluyorum. Bazen ben…

Yoksulduk. İçin için ezilirdik. Odun paramız olmazdı. Tahta parçası yakardık. Hızarcı Ali’nin orda hava atardık “Evet evet odunun yanında iyi oluyor tahta parçasını yakmak” derdik. Gündelikçiydik. Yarım kilo çay şekeri alabilirdik ancak.

Elimde koccaman bir tasla Cuma abinin avradı Fadıma Dezze’den 1 kilo süt isterdim.

Tahta ahşap döşemeli evleri ne insancıldı be!

Onun da “gadasını aldığım 1 kilo neci 5 kilo da al bir gün” dediğini anama ilettiğimde “abaaavvv daha neler! Nideceek oğlum 5 kiloyu orduyu mu besleyeceğiz.” Sözleri hep kulaklarımda. Anam cimriydi. Ekmek gaziye(gazyağı) kokuyor diye geri gönderirdi. Anam tek başına olduğu halde 5 kilo süt alıyor baba! Ama sen yoksun… Keşke olsaydın da yoksul kalsaydık baba! Ben varlığında bilirdim kıymetini ama; yokluğun hala çok kötü baba!

Sen teneke sobada şişle iliştirik pişirir adaletle dağıtırdın. Ablamla yarışırdık. Yagup küçüktü. Şimdi epey büyüdü baba…

Öyle nefsimiz çekerdi ki hazır tavuklar çıktığında içimizden keşke babamız az yese de bize kalsa… diye geçirirdik. Küçüklüğümde bir kez kurban kestiğimizi hatırlıyorum. Konu komşudan, her adamdan getirilen eti kabul etmezdin. Çok huyluydun… Kirvem getirirdi et. Bir tek kapı komşumuz Halil hocaya seslenmezdin…

Yoksulduk ama son derece gururluyduk. Kimseye onurumuza laf söyletmezdik. Erdemli insan olmayı hedeflerdik hep…

Yağmur yağdığında, şimşek çaktığında çok korkardık, birbirimize sarılırdık. Çinkolu evimiz akardı. Yağmur hızlandıkça Allah Allah! Sesleri yankılanırdı 2 göz evimizde. Evimizi sel götürecek, afete uğrayacağız diye ödümüz kopardı. Şimdi beton. Dam akmıyor. Her şey var, biz yokuz baba! Tapu kağıtları, mal, mülk, teknoloji, araba var. Biz kaybolduk baba! Sen zamanında vefalıymışsın. Yardımsever ve paylaşımcıymışsın. Biz yokluğuna denk düşmüştük. Olsun baba. Hiiç yakınmadık ki… Hiiç özenmedik. Babamız keşke Sabancı/ Koç olsaydı asla demedik baba…

Dünyanın çok yoksul ve geri kalmış yörelerindeki açlıkla terbiye edilen çocukları, kimsesizleri düşünmüş, her yemeği gözyaşlarıyla sulanan sen bize empatinin en gelişmiş örneğini sergilerdin. Sevgini verdin bize. Vicdanı, düzgün yaşamayı miras bıraktın. Böyle bir babanın oğlu olmaktan hep gurur duyduk. Gerçek ilah olan Allah’a inanmayı işaret ettin. “Allah zenginleri sever” diyen cahillere “gidin Amerika’nın bokunu yiyin öyleyse” derdin. Güçlüyle haklı savaştığında haklıdan yana olmamızı tembihlerdin. Daha ne söyleyim baba?

Şimdi Yezit’ten yana dolu yaratık var…

Bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyorsun. Dedim ya bazen kızıyorum sana… Sonra senin gözlerinden bana bakıyorum. Sen yokken ben burada utanıyorum. Seni unuttuğum, hatırlamadığım her anı vefasızlık olarak değerlendiriyorum…

Demek ben toprak altındayken çocuklarım güle oynayacak ha? Bu nasıl sevgi? Diyorum. Kahroluyorum. Sonra yine meşakkate dalıyorum…

26 yıl ne çabuk geçti baba?

Bak ben baba oldum. Oldum da künhüne varamadım…

O senin dediğin iklimden, manadan, ambargodan korktum… Tacını tahtını terk eylemiş İbrahim Etem değiliz. Yanından bile geçemeyiz…

Hatalar yapıyorum. Günahlar işliyorum. Benden uzaklaşma baba! Gir arada rüyalarıma. Seni düşte gördüğümde çocuklar gibi seviniyorum. Sevinçten çıldıracak gibi oluyorum. Seni eşimle, torunlarınla tanıştırıyorum. Aslında onlar seni tanıyor. Sen de onları tanıyorsun değil mi?

Uyandığımda kötürüm oluyorum. Hayatın ontolojik kısmını kaldıramıyorum. Ağır geliyor. Selda Bağcan içimde yanık söylüyor baba “Ölüm varsa bu dünyada zulüm var…”

Bekliyorum tam 26 yıldır. Belki bir yerlerden çıkıp gelirsin diye. Seni gördüğümde tanırım babam. Eğer gözlerimi bağlasalar, yüzlerce insanın arasından kokundan bilirim babam. Yıllar geçtikçe hem vallahi hem billahi sevgin azalmıyor. Tam aksine çoğalıyor babam. Çakmak çakmak yanan yeşil gözlerinden, Samsun sigarası ve şalgam kokan o büyük ellerinden öpüyorum babam...

Bilir ve inanırım ki: Yüce Tanrı cömert ve yüksek vicdanlı insanları sever…

Onları cehennemine koymaz…

 

- 14.2.2018